Kayıtlar

Gökyüzü Bu

“Dünya atomlardan değil, hikayelerden oluşur.” diye bir söz varmış; dün öğrendim. İki gün önce dedem ve Mustafa Sandal’ı birbirine bağlayan Bozli’yi anınca karşıma tıpkı ona benzeyen ismi de “gökyüzü” olan bir at beyefendi çıkınca dedim haklılarmış işte “çocukluk bu gökyüzü gibi hiçbir yere gitmiyor.” Üstüne “gökyüzü” ile karşılaştığım yer büyükbabam için de önemli bir yer olunca Ankara’da; bak Mügecim tesadüf diye bir şey yok hayatta dedelerin ve dünya sana gülümsüyor azıcık senin de yüzün gülsün diye söylendim. Sonra bu kadar manyaklıkla Ortaçağ’da kesin beni cadı diye yakarlardı diye düşünüp bide üstüne keyiflendim. İnsanlar cadıları büyü yapıyor ya da daha güçlü filan diye sevmiyor değillerdi nasılsa. İnsanlar, cadıları herkesi oldukları gibi görüyorlar hatta üstüne bir de böyle kabul ediyorlar diye sevmiyorlardı besbelli. Misal eski  dönemlerde burjuva beyaz erkeklerin hamile bıraktıkları hizmetçilerinin zina suçundan yargılanmamaları için bebeklerini düşürmelerine yardım eden...

Ağustos 2023 - Datça

İnsan farklılıklarını aynı yerden kırk soru gelince anlıyor. “Kendi kendine sıkılmıyor musun?” en çok duyduğum soru bir süredir. Ne zaman duysam öyle bir hakkım var mı diye düşünürüm. Çünkü çocukluktan beri hep göçebe gibi yaşadım. Önce anne baba arasında sonra meslek icabı neredeyse iş oradan oraya… Modern çingenelik benimkisi bi nevi. Çadırım hep sırtımda. Öyle alışmışım ki bir gün durursam ölüverecekmişim gibi gelir diye kendi kendimi savuruyorum oradan oraya. Ölmekten korktuğumdan değil yanlış anlaşılmasın kafamdaki sesler yalnızca deniz görünce sakinliyor. Şımarıklık tabi bu biraz ama yersiz yurtsuzluğa alışınca kafandaki seslerle anlaşmayı da öğrenmen gerekiyor. O hesap söz dinleyip onlar ne derse ben de oraya. Çünkü insanlara çarpmaktan çok yoruldum. Kızamıyorum da kimseye artık ama olmuyorsa da napalım. Kafamdaki sesler de konuşmak istiyor. Biliyor dillenirse bir kez çözülür her acının gizi. Geçer mi geçmez mi bilinmez. Ama sakinleşir işte. Haliyle hem iyileşmek hem iyileştirme...

Ah Benjamin!

Modern bilimin insana yaptığı en büyük kötülük insanı kusursuz ve en akıllı yaratık olduğuna ikna etmesi şüphesiz.   İnsan bütünüyle rasyonel kararlar alabilen bir yaratık değil Benjamin ve bunun farkında olamayacak kadar da aptal üstelik.   Bilimsel bilgi üretiminde çareyi bulmak için elindeki verileri nasıl iyi bilmen gerek ise kendini anlamak için de önce tanrıcılık oynamaktan vazgeçmen gerekti oysa.   Üstelik bilimde keşfedilen her şey, yenisi üretildiğinde geride kalırken insanın ruhundaki her karanlığa sıkı sıkı tutunması da cabası.   … Çareleri bulmak için kendini bilmesi lazım insanın, özünü, içini… Modern bilimin “şu çağda dahi” siyasi faşizanlar, zengin derebeyler yaratmasının en temel sebebi de bu ya… Ama bırakalım mühendisler bir teknolojinin nasıl teknik deha ile üretildiğini anlatsın. Uçan arabalara binelim, ışınlanmayı keşfedelim de yarattığımız zihin dünyası antik çağlardan daha beter olsun. “İnsanın insana savaşı, insanın herkese karşı savaşı bu” ve ...

Yüreğini Yitirmiş Zamanlar

Resim
Amcamı kaybettiğimizden beri vücudum kontrolünü kaybetmiş gibi hareket ediyor. Canı istediğinde ağlıyor, kızıyor yeri geliyor hareket etmek istemiyor. En son metroda ağlarken içimden ne kadar salaksın ve ne saçma bu şu an diye kendime kızarken fark ettim garip bir şey olduğunu. Uzun zaman sonra terapiye başlamaya da öyle karar vermiştim… Terapistim ağladığım şeylerin benim için anlamı olup olmadığını sorduğunda: “Tabiki anlamlı ama ağlamaya ne gerek var!” demiştim. Ama kastettiği şeyi anlamıştım. Anlamı vardı. Her şeyin. Hepsinin. Yine de Füruğ’un ölesiye korktuğu gibi “yüreğini yitirmiş zamanlar”dayız ya. Hisler, anlamlar bunlar uzun uzadıya kanıtlarıyla tartışabileceğin ekonomik düzenin içerisinde seni kurban yapmaktan başka bir şeye dönüştürmüyor. Artık duyguları kimse önemsemiyor! Artık kimse duyguları hissetmek istemiyor! Yüksek sesle okuyalım: “bellum omnium contra omnes” Hobbes’un dediği gibi “herkesin herkese karşı savaşı” bu. İnsanlığını yitirmeden yaşaman mümkün değil. İşin g...

Karşıyaka

  Sabah ruhun uçup gider de, öğleden sonra topraktasın… Uyumaya yattığın yataktan çiçek olarak uyanacaksın.   Hayat dediğin bu!   Hayat dediğin bu kadar… İstediğin kadar yüklen sevdiğinin küfesini   Gün sonu dön ve iyi bak… Hasta yatağında saçını okşayan,   İyi gününde boynuna sarılan,   Mezarının başında toprak atan kim ise Sen de öylesin, işte o kadar. Hayat dediğin bu!   Hayat dediğin bu kadar… Hiç ölmezmiş gibi yaşa sen Zaman akar nasılsa kıyısına tutunamayan  Dalgalar gibi savrulur ruhun da Hiç gönül kırdım mı diye hayıflanmadan… O bekler, bu bekler, şu bekler derken Kaçırdığın kendinsin anlamadan… Geçen ömrünü geçmişten say sen yine de! İster bil, ister durma hoyratlan… Üstüne bide insanım insan diye gururlan. Hayat dediğin bu!   Hayat dediğin bu kadar… Sevmeyi, sarılmayı, yara sarmayı bilmeyenin  Olsun samurdan kürkü ne gam! “Taş taşa değmeden olmaz ya duvar”   Aklın yerine teninde değilse derman Ama ille de yapmak için değil...

Siyah Poşet

Bugün hastane aciline yaşlı bir teyze getirildi sedyede. Odaya alınırken gözleri açık ve hayattaydı. Göz göze geldik hatta. 10 dk sonra ölüm haberi geldi. Feryatlar, figanlar…   Biz diğer işlerimizi halletik. Ama bir yanda da yitip giden belli ki sevilen de birisi vardı. Yas vardı. Sonra düşündüm. İşte Türkiye’de yaşamak da bana hep böyle hissettiriyor. İnanılmaz bir karanlık ve cenaze evi dolu her yer… Ama sen görmezden gelip yaşamaya devam etmek zorundasın… Ben küçük yer insanıyım oysaki. Bizim memlekette her ölüm tanıdıktır. Ama hayatlarının en acı gününe şahit olduğumuz bu hiç tanımadığımız insanların kapı önünde ellerinde biraz önce ölümüne şahit olduğumuz teyzenin koca siyah poşete konmuş eşyalarıyla çaresizce etrafa bakışlarına duygu beslememem gerekli bu şehirde. Tıpkı insanların gözünün içine bakarak kötülük yapmalarına aldırmamam hatta onlarla mücadele etmek için bin beterini onlara yapmamın daha adil olmasının normalleştirilmesi gibi. Hatta ve hatta el arttırıp düzen buy...

Sen Nasılsa Bir Yolunu Bulur Halledersin...

  30 Haziran 2024 Çocukluktan beri pek herkesin gittiği düz yolları tercih etmedim. Bunun için sebeplerim vardı ama yan yolların bu kadar zorlu olduğunu maalesef ki yolda öğrendim. İnsan bazen dünyadan çok kendiyle savaşır, benimki de öyle bir yolculuktu çoğunlukla. O yüzden yaptıklarım çok büyük başarılar olmasa bile dünden daha iyi bir yerde olduğum için minnettarım. Ve tıpkı benim gibi hayatın yan yollarında “ben ne başardım ki” diye üzülenler, kendisini başkaları ile kıyaslayanlar var biliyorum. Ailesi, arkadaşları, toplum mutlu olsun diye yaşayanlar ama kimseye de yaranamayanlar… Bu satırlar sizin için: Sen kalbini yitirmiş bu dünyada kendini bulabilmek için denemeye cesaret ettin, üstelik düşmekten korkmadan. Ve en önemlisi sana çizilmiş bir haritaya uymadan… Üzülüyorsan kaç kere düşüp yine de kalktığını, hayatta neler kaybetsen de yeniden nasıl dirildiğini düşün. Kötü günlerin belki daha çoktu evet ama sırf bu yüzden iyi günlerini nasıl da hak ederek yaşadın buna sevin. Sen ...